Fil Yorgunluğu

iş bu sözleşme ile potansiyelinizin kısıtlı olmasına bakmaksızın yazma,çizme hususundaki ısrarlarınızı görüp, bunu nüktedanlığın sınırlarına vurarak hem acıma hem saygıyla karşılayıp-yedim ama beğenmedim- akabinde gösterrmiş olduğunuz çabalardan ötürü ve/veya ornitorenklerin evcilleştirilmesi hususundaki çabalarınıza istinaden, yetkin bir mühendis olma yolundaki çablarınızı hoşgörüyor ama yazmanın çizmenin size bir arpa boyu kadar yarar sağlamayacağı TC 1545 sayılı kanun hükmünde kararnamesiyle belirlenmiş olup, gereğinin yine şahsın kendi tarafından yapılması uygun görülmüştür.

İmza
Devletlü Padişahım Çok Yaşa Kayı Boyu

Paraf
Bat dünya bat. Şarkısı kaldı yarıda, aklı kaldı karıda. Sebep olanın ocağı batsın.
it's personal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
it's personal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kaffe gözün kör ola!

24 Temmuz 2009 Cuma

ah deniz hep senin yüzünen oluyor bunlar!

yaklaşık 3 saat önce yıllar sonra tekrar aşık oldum,yıllar sonra dediğim 10 ay herhalde. neyse konu bu değil. Asıl önemli nokta kızı tanımıyorum, muhtemelen de tanışamayacağım, bir daha görmek mümkün olmayacak ama ben yinede mutluyum üle.
hayatımda bu kadar güzel saçlara sahip bi insan görmedim. altın rengi upuzun saçları ulan ben burdayım, bana da bakmayanın ağzına tüküreyim, yuh! diyor adeta. Çok ciddiyim, çok ama çok ciddiyim bu kadarr güzel bir renkle ben hayatım boyunca karşılaşmadım. Stardust diye bir film vardı, izleyenleriniz vardır muhtemelen; dünyaya düşen yıldızı canlandıran ablanın neşelendiğinde, keyfi yerine geldiğinde etrafına ışık saçardı. nurla dolardı heryer.aynısını hissettim, nurla doldum, ağlamadım ama bu kadar etkilenmemiştim uzun zamandır.
Ve itiraf ediyorum, ben ki oldum olası nefret etmişimdir mini etekten, el kadar eteğin bir insanda bu kadar estetik durabileceğine ihtimal vermezdim, veremezdim, muhteviyatıma aykırıydı ovlum bi kere. Ama kız sanki, al bok ye. bu kadar da güzelim, gözüne girsin emi, mini etek sevmezmişmiş gibilerinden bişiler fısıldıyordu sankim. ya da benim nargile yüzünden kafa bulmamla alakalı olabilir.
Ve en ama en önemli unsur, lakost mor tişört...o kadar o kadardı ki, harbiden o kadardı. ciddiyim ovlum! artık kimin üstünde lakost tişört görsem aklıma kaffe'deki altın saçlı kız gelecek. ki muhtemelen uzun bir süre de unutamıcam kendisini.
Çok şansızım lan, neden daha makul yerlerde karşılaşmıyorum bu insanlarla? nedir yani 5-10 kişilik arkadaş grubuna korku ve yavru kedi tandanslı bakışlar atıyorum. niye lağn!
3 saat önce öyle bir iç çektim ki muhtemelen teeee istanbuldan duyulmuştur.

deniz hep senin bok yemenle oluyor bunlar. hep sen gaza getiriyosun la insanı. gomünist misin lağn!

not: kaffe ve nargile rutini bundan sonra haftada 3 kez gerçekleştirilecek. höyt!

Read more...

5 iyi, 6 eh işte, 7 katiyen olmaz!

5 Temmuz 2009 Pazar


Bone-önlük kombinasyonu ile fabrika buhranları örtüşünce pazar günü çıkıveriyor karşıma. Dün gecenin alkol dozu yüksek gölgesi tin tin peşimde ki artık alışagelmiş bi' durum zayıf bünyem için- öyle ya çürük diyebiliyor, hoşgörü! dolup taşan Yüce Türk Milletimin yine pek bi' yüce Yurttaşları.
Pazar günü ne çalışmak, ne tatil yapmak herhangi bir anlam ifade etmiyor benim için. Pazar'ın tek karşılığı-gün bazında- nefret! Değil dışarı çıkıp gezip, dolaşmak, yeni yerler keşfetmek ya da malak gibi yatmak, nefes almak bile yoruyor beni. Dünyanın 6 günde yaratıldığı inanışına sahip dinlerde bile Tanrı'ya bir gün ihtiyaç molası verilmiştir(Kendi inanışları için nasıl bir kör nokta, ne kadar aşağılayıcı bir inanıştır anlayabilmiş değilim.)Ben niye resetleyemiyorum kendimi. Pazar günleri hiçbirşey yapmasam, dursam bütün gün. Hayır, alternatif bir fikre de sahip değilim ama Pazar günlerinin hiç ama hiç bir manası yok ufacıcık kuş beynim için. Bülent Ortaçgil-Memurun şarkısı, çok ama çok severim ama elimde olsa Pazar gününü şarkıdan çıkarırdım. Çok da güzel olur kanımca.
Bu gerizekalı Pazar bütün olumsuzlukları katalize ediyor. Beyninin en ücra köşelerinde unutulmuş, canını sıkan, saçma sapan herhangi bir düşünce birden peydahlanıveriyor. Sebebi ise cenabet Pazar! Nasıl demeyin? Öyle işte, bir şekilde tüm olumsuz enerjisini aktarıveriyor insana ve küllenmiş düşünceler alevleniyor.
For ex;

Geçmişin gölgelerini eşelemeyi meşgale edinmiş zat-ı muhterem, birgün stop birader! diyiverekten hayatında ak pak bir sayfa açmaya karar verir de, bunun için zamana yayılmış bir periotta eylemlerde bulunurken, bir pazar günü fabrikada kıçı koltuğa yapışmış bir halde birden o kuytu köşedeki düşüncelerden biri bir sivilce gibi pırtlayıverir alnımın ortasında; "Ulan geçmişte bu kadar hata yapmışkken, tekrar hayatına almaya çalıştığın insan, yine kendini senin hayatının odak noktası olarak görüp, ufak dağları kendi yaratmış hissiyatına giriyorsa eğer, artık bir önemi var mıdır o kişinin? Eskiye dönmeye çalışmak doğru mudur? Değilse eğer verilecek karar, kararlaştırılacak eylem nedir? Ne yapmalı bu adam?"

Elbetteki cevabı yok, olmayacakta. Cevaplanmadan eyleme geçilmesi gereken bi' durum! Can sıkıcı, yanlış anlaşılmaya ve yanlış davranışlara müsait.
Özgür olmak başarılı bir hareket olabilirdi şu an için. Bu hususta eylemlerde de bulunuyorum ama kısmi bir başarı söz konusu. Yakın çevrem de farkında bunun ama hissettirmiyorlar kıptiler! İçimdeki gargoyle'ın bi' gün canlanıp alev kusabileceğini biliyorum.

Pazar günlerini silsek ya lugattan!

Read more...

Lets talk about us!

16 Mayıs 2009 Cumartesi

Kişi kendine ait olanları kağıda döküyorsa bunun iki nedeni vardır;
1. Yazma, çizme, karalama, yaratıcılık konusunda çok kısırdır. Elinden en fazla bu gelmektedir.
2. Gerçekten kendisini yazmak istiyordur ki bi' ilgi arsızlığı yok değil.

Ben her iki sınıfı da kapsıyorum sanırım. Ama bu sefer 2.si geçerli. İlgi arsızlığı kategorizasyonuna girmeyen cinsten. Neyse, girizgah budur. Detaylı açıklamalar önümüzdeki dakikalarda haber bültenimiz içersinde verilecektir.

İnsanın doğum tarihiyle, hayata karşı duruşu nasıl şekillenir bilmiyorum? Mühendis olmanın getirdiği müspet ilim yolunda ilerlemenin omuzlarımda bıraktığı o hissiyat yüzünden inanasım da gelmiyor ama Rezzan Kiraz ve türevleri benim gibi insanları bi garip tanımlıyor. İkizler diyolar! Takke diyorum, çok terbiyesizsin diyolar. Basıp geçiyorum, yapacak bi' şey yok. Velhasıl-ı kelam bu ikizler hayvanı hayata farklı bakıyor, sürekli canları sıkılıyor, daldan dala atlıyorlar, bir anları bir anını tutmuyor, böyle meymenetsiz, huysuz, bi garip bi cthulu oluveriyorlar. İnsanlarda hemencecik kaçıveriyor. Kaçmayın len! İnsan şaka yapabilen bi' hayvandır.

Ok Dusty! Ben de hem fikirim, melek değilim elbette. Ama iyi bir adam olmak için elimden geleni ardıma koymuyorum( i dont want you on my back, i want you on my front-hey gidi hey meydey, fathimin terimi). Yine dağıldı konu ki yazma konusundaki asıl beceriksizliğim bu sanırım; A'dan başlayıp Z'ye gelmek. Halbüse benim amacım Abdürrezzak yazabilmek. Laurence Sterne yaparken iyi tabi biz yaparken tü kaka. Tabi ya! Tristram, döv lan i.neleri!

Şimdi; hayata olan duruş, bakış açısı vs. Ne bok dersek diyelim? Beni kati olarak bir yere yönlendiriyor. Değişim! Ama aslolan kendisi, ayrı yollara sapmak değil mevz-u bahis, benim hayata tutunabilmemi sağlayabilecek bir göz yanılması. Bunu istiyorum hayattan. Kısa süreli göz yanılgıları, her daim ama. Kısa, periodik, çok sancılı olmayan tutunabileceğim dallar istiyorum. Çoğu zaman buluyorum da. Hayatımın hiçbir döneminde tamamen mutlu olmadım, mutsuz da. Ama istediğim sanırım bu; Spiralin sürekli dönmesi ama ekseninin değişmemesi.

Read more...

There is still hope...

3 Mayıs 2009 Pazar


Sorularla başlayan metinlerin içeriği ile alakalı şüphe duyarım. Şişirme gibi gelir. Çerçevesiz bir yazıya sınırlar çizilmesi hoşuma gitmez. Yönlendirilen, dikte edilen yazılardan korkarım ki çok da haklı olduğumu düşünüyorum; yazarın ne düşündüğünden ziyade benim metinden ne aldığım önemlidir. Çapımın ne olduğunu bilir, ona göre hülyalara dalarım. Fazlasını beklemem, isterim belki ama bu beklentinin içine girmem. Bir arkadaşa bakıp hemen çıkarım. Haddini bilen bi' adamım, yeteneklerinin sınırlı olduğunu, iki s.kindirik cümle karalayınca dostoyevski moduna girmem-hoş ortak yanlarımız çok var ya neyse :) - mütevazilik mayamda var. mütemadiyen fermente ediyor kendini, arada sırada alkol ve gaz çıkartıyor; ego tatmin ediliyor akabinde ise öze dönüş; tevazu, çapsal optimizasyonlar vs vs.

Şu sıralar arayışta olan, ne aradığını bilmeyen, bulduğunda tatmin olacağından şüphe duyan, eksik taşların yerine oturmasını bekleyen ama bu madeni nerde veya nasıl bulacağını bilmeyen insanların-ki O.Atay'ın Tutunamayanlar'ı sırf bu insanlar için yazılmıştır; en azından umudum o yönde- sürekli kendisine yönelttiği ama bir türlü yanıtını alamadığı sorular sürekli gözlüğümün 4-5cm üzerinde uçuşuyor. Arada bakıyorum, takip etmeye çalışıyorum. Pufff! ninca gibi kayboluyorlar ortadan, geride bıraktıkları gri duman da cabası. Dissatisfaction; hangisi olmamakla beraber bi' filmde rastlamıştım bu tabire. Ziyneb insanı "aaa, benim zamazingo la bu demişti."- ziyneb kızımız bu kadar kaba değil elbette, ara sıra basıyor küfürü, hiç eşmeyelim o konuyu. Velhasıl-ı kelam ben diyorum ki acaba bende de bu b.ktan mı var? Yoksa pipirik mi yapıyorum. Cevabını elbetteki bilmiyorum...

Tutunamayan Selim Işık;


Gerçekmişcesine bağlandım adama, aslında hem Turgut Özben'e hem Selim'e. Birbirini tamamlıyorlar gibi geliyor. Gözlem, analiz vb. değil, istek, olmasını arzu ettiğim sanırım bu. Selim ölmeseydi de Turgut'la beraber kaybolsaydı. Basmane Garında mola verseler, telefon çaksalardı akabinde; "Padewan! geldik biz, fazla kent kartın varsa versene be hacı!"


There is still hope...

Ummak, bazen o kadar güç oluyor ki kafa patlatmaktan nefes alamıyorum.
Anyway,there is still hope...

Read more...

Metaforik zorunluluk

11 Nisan 2009 Cumartesi


Metafor: Bir şeyi başka şey ile benzetmeye, kıyaslamaya, anlatmaya yarayan mecazlar.

kaynak:wiki(iki kere miki tilki ...)


Güzel ya da değil, yorucu ya da aksine katalize edici, tesadüfi ya da amor fati'ci günler! nerden başlayacaığını bilmeden, sağım sarmısak solum soğan demeden atıldım yola. Bakamadım arkamda neler var, baksam başıma neler geleceğini biliyordum kuşkusuz ki pembe resmedilecek durumlar söz konusu değil zaten. Hattı zatında pembe çok sikindirik bir renktir. Yürümek açar bünyeyi ya, beyine daha fazla oksijen, algı açılması, alnının ortasında çıkan sivilceyi 3.göz sanmalar vs vs. Ekzektıra diyor ecnebiler. Olsun varsın diyiversinler biz amacımızdan sapmayalım. Doğru yoldan devam-parti sloganı tandansı cümleleri en son "Gözün aydın Türkiye ak güvercin geliyor" zamanında bırakmıştım halbuki. Zihnin açılması ki günlük hayat için söz konusu olduğunda canını sıkar insanın, detaya daha fazla saplanır, karar mekanizmaları yavaşlar, arada kalmışlıklar çok olur ki bu sürecin sonunda da kaçınılmaz bir yanlış karar verme süreci yaşanır. Günlük yaşam söz konusu olunca basit yaşamalı diyor Montaigne. Tüm kalbimle katılıyorum, detayların arasında boğulurken 4 IQ potansiyeli olan insanlar bir yerden yakalıyor hayatı. Yine istemeden saptım asıl anlatmaya çalıştığımdan, aslında tam da budur. Şekil 1a gibi hissediyorum kendimi. 1 ben, a ise göbeğimi temsil ediyor.
Adım Hıdır thats the way i said budur azizim! Bir şeyi anlatırken herşeyi anlatmaya çalışmak. Başaramıyorum, öze inmeyi beceremiyor vücud-u beşer. Herşeyi istiyorum, kağıda, dilime, mimiklerime dökülsün. Anlatayım tüm kafamdakileri, herşeyi sunayım, a'dan z'ye. ne var ne yok anlatayım. O halimi sevsin ya da nefret etsin. Ama anlatabileyim...Anlık, haftalık, aylık belli bir zamana indirgenmesin. "Tamam ben buyum" dediğim zaman karşımdaki sanırım senle yapamayacağız ya da aradığım yaratık sensin be adam diyebilsin. Sabretsin ama sabredebilsin! Hoşgörsün, kafamdakileri, anlatabileceklerimi umut etsin. Ya tutundukları kişiler,kavramlar,alışkanlıklar arzu ettikleri dünyanın bir aldatmacasıysa...
Epeyi yürümüşüm, ayaklarım ağırmadı ama bi' yorgunluk var üzerimde. Sebebi bazılarına çok aşikar geliyor ama hep saklamaya çalışıyorum. Gizliyorum, başka oyuncaklar sunuyorum çevreme. Eğlendiriyorum çoğu zaman, kısmen de olsa sinir ediyorum insanları. Umurumda mı? Elbetteki umrumda, nasıl soyutlayabilir ki insan kendini çevresinden? O kadar tutucu olabileceğimi sanmıyorum.
Gizlediğim yanlışın hemen ensemdeki nefesini hissediyorum. Korkutucu olmaktan ziyade rahatlatıcı ama aynı zamanda irite ediyor, hem amber kokup hem midemi bulandırıyor. Sağ elimi yumruk yapıyorum arada, içinde anahtar varmışcasına. Kutunun anahtarını yamaçtan aşağı atalı çok ama çok uzun zaman oldu. Bir sürü nehirde yıkandım, aklandım, paklandım. Ama o gölge hep arkamda! Uzun bir süre kıçımdan ayrılacağını da sanmıyorum ya neyse. Zamanın belirsizliği ne kadar da yoruyor insanı...

p.s. "İçindekileri anlatamamışsın, bunun cezasını da ss çekmişsin" dedi geçen arkadaş. Alnının çatından öpüyorum.

Read more...

Zaruri zorunluluğun kati'yeti

6 Mart 2009 Cuma

Bazı şeylerden uzak durmalı insan, kendini seviyorsa elbet. Misal?

Misal;eski sevgili, kuru kayısı-su ikilisi, rakı-bira-tekila üçlüsü, ismail yk, yurtseven kardeşler, durağan tematik fransız sineması vs vs.
Ama en önemlisi bence yasaklanmış-kim tarafından diyeceksiniz? yine kuvvetle muhtemel kişinin kendi tarafından yasaklanan, yasaklanması gereken ama bir türlü vicdani zayıflıkların önüne geçilemeyen reröröler-yasaklanması gereken, bunun artık zaruri bir ihtiyaç olduğu su götürmez bir gerçek olup insanın gözüne gözüne sokulduğu şarkılardır bahsettiğim.
Bu gaybana anderler, bilgisayarın artık unutulmuş bilmemne isimli dosyasının bilmem hangi ücra köşesinde bulunuyorsa artık birden gözünüze çarpıveriyor, playlist hazırlarken. yine bu s.çtığımın şarkılarını dinler dinlemez mutsuz oluyorsunuz, emo oluveriyorsunuz. Aniden Ağrı Dağına mistik bir tat katan yolüstü lokantasına gidiyosunuz. Anneniz otlu peynir, babanız suratınızda hissetiğiniz kokulu tokat oluveriyor. Eski sevgiliyi hiç katmıyorum bu b.ktan duruma. İşin içine bulaştı mı o? Bittiniz, s.çış...
Yok ulan! öyle bi' şey. Yat zıbar, yarın işin var gücün var. Ama yok geri dönüş yolları seçim arifesi propaganda mahiyetindeki yol çalışmaları tıkamıştır artık. Nah dönersin eski haline...
Ahanda adım hıdır, thats the way i said budur!


Çok asigin var diyorlar - INCESAZ 2

Read more...

28 Ocak 2009 Çarşamba


Steel, victory, metal, power, bu kelimeleri duyunca aklıma manowar geliyor hemen. 60 yaşına kadar tanga giyip metal yapan amcalar. Koskoca dayıların giydiği tanganın sahip oldukları kudret üzerine olumsuz etkisi sıfır. Yine her konser sonrası dayıların her birinin vücudunda var olan güneş lekelerinin logaritmik artışı ile doğru orantılı sayıda hatunla beraber olma ihtimali var. And Sam Amca call this “power”.

Malum bizim yani benim, senin ya da biz gibilerin bu ve buna benzer güç gösterisi ve görgüsüzlüğü yapma imkânımız pek yok. Yani? Yanisi günlük hayat böyle değil hemşerim. Nasıl peki şansölye? Ahanda böyle ya da şöyle, beriki gibi de olabilir.

Güç Kronolojisine Giriş 1;


Yazlarını Kuran kursunda Kıble’ye ayaklarını uzatmadan, maksimum rahatlığı arayarak buram buram ayak kokan halılara uzanıp, elindeki yeşil Namaz Sureleri kitabını bel altı seviyesinden yukarda tutmak için helak olan çocuk için güç kavramı nedir? Bilincinde midir camide hoca gelmeden çoraplardan yapma topu Yıdvan Yıdvan diye yırtınıp, halıların üstünde fuleli koşular yaparken? Dili dönmezken Arapçanın elif, lam, mim, nun ve türevlerine, mahallenin gırtlağını en iyi kullanan çocuğunun “min şerrin ma helak” diyişine gözlerini pörtletmesi yerel güç aciziyetinin göstergesi midir?
Okulun açılmasına 1 hafta kala Kuran’ın 6.sayfasını gören çocuk elde eder mi gücü avuçlarında? Caka satar mı İbo, Erhan ve diğerlerine? Caka satmak mıdır göstergesi?
Yoksa ilkokul dönüşleri sonrası yatağa uzanıp hayal kurarken Tanrı ile Babasının güreşinin, kavgasının galibinin olmaması mıdır? Baba mıdır güçlü? Tanrı acımış mıdır, bu sefer de peder beyin gönlü olsun mu demiştir? Göz kırpabilir miydi oğlum Tanrı? “Arapça dua eden insanların Latince kemikleri.”


Dördüncü sınıf takdir, teşekkür kıta sahanlığına girildiği zamandır. Oldukça tehlikeli sular bunlar. Ailenin yönlendirmesiyle pastoral bir rüya formatında olabilir. Bazen kâbus olarak şekillendiği de olur tabi. Komşunun teşekkür almış kızına “takdir aldım ki ben” demek gösterge basıncının güç ibresini bize mi meyleder? Atmosfer basıncı da var elbet onu biliyoruz keza alt komşunun çocuğunun karnesinde 4 yok. Burada başka bir tokat şaplıyor çotank diye yanağımda; “Düşmez kalkmaz bir Allah” . Yani neymiş kıssadan hisse; There is a thin line between love and hate. Teşbihin buzlu camının arkasına bakınız, alacağınızı oradan temin edin.

Kronolojik Gidişatın İkincil Seviyesi;


Ortaokul yıllarının kaçınılmaz gerçeği; arkan var mı? Nedir “arkan”? Sınıfın tembel ama yarma zamane kabadayılarına yamanmaktır. Bir nevi hükümetin değişmesine ayak uyduran Mehmet Barlas, Aydın Doğan gibi. Dayak yememenin, hırpalanmamanın çok basit kuralları vardır ki bu lokasyona göre değişir. İzmir’de, İstanbul’da, Kocaeli’nde farklıdır. Nedir İstanbul’ da; yamanmaktır, -mış gibi yapmaktır, o olmasan, onlara benzemesen de benzer gibi davranmaktır. Sigara elinde, zayıflarla alay edip, yere tükürmektir. Saçma olan neyse yapmaktır. Masalara yumruk atmak, gereksiz güç gösterilerinde bulunmaktır. Eğer bunları yaparsan yerel güç sahibi üzerinde bir pay elde edebilirsin ki asıl amaç burada korunmaktır. Basit bir içgüdü sadece, hayvani olanından.
Güç belki anlık adrenalin maksimizasyonunun kulaklarda ve yanaklarda bıraktığı kızarıklıktır. Hasta olduğu kızın tokasını alıp koridorda koştururken, okulun kabadayısına çarpınca serde bulundurduğu erkekliği su yüzüne çıkartıp bir güzel dayak yiyen çocuğun yanaklarındaki kızarıklık güç olabilir mi? Yoksa yediği yumruğun morluğu ilginç bir kolaj mı oluşturmuştur?

Allahın Hakkı Üçtür;


Ergen olmak, ergenken gücü idrak etmek başlı başına bir sorun. Daha doğru dürüst kendi vücuduna alışamadan, ebeveynlerine kafa tutamadan poponu kaldıran vukuatlarla varıyorsun albesine. Ayrıldığın sevgilinin geri dönüş için çabalarının sende bıraktığı hissiyatla tadıyorsun az biraz. Helak olan kızı görünce diyorsun “Breh breh, neymişim ben bre!”. Burnuna testosteron kokusu geliyor. Hâlbuki bilim adamları üç saniyeden sonra burnun aynı koku üzerinde etkisini kaybettiğini dile getiriyor.
Alışmış kudurmuştan beterdir sanırım. Yani ergenken kesinlikle bu şekilde cereyan ediyor. Gücün tadına bakınca arzuluyorsun sürekli. Sınıfın en çalışkanıysan, güce en aç olan da sensin. Sürekli temaşa hayatındaki gibi göze sokma arzusu duyuyorsun.
Farz-ı misal;

—Eee, kızlar artık kopyalaşırız artık, siz verirsiniz biz veririz, yuvarlanıp gideriz”.
—Siz kimsiniz ki ben sizden kopya alacam!

Yukarda yazılan diyalogun sahiplerinden dişi olan taraf kanımca gücü avuçlarında hisseden bir insanın şekle şemale bürünmüş biçimidir.

Uno, dos, tres, Cuattro, cinco, cinco, seis;


Taze üniversiteli gencin Serdaç Ortaç’a burun kıvırıp, ezbere Enter Sandman’i söylemesi de olabilir. Evriminin genel getirisi siyah giyinmek, gözlerini kısıp insanları aşağılayıcı gözle süzmek. Aykırılığın gücün göstergesi olduğuna inanmaktır belki.
Hasta olduğu kızın aynı otobüste olduğunu anlayınca adrenalin patlaması yaşayıp gaza gelmek olabilir. Okul yolunda açılma ve saçmalama ihtimali olmasına rağmen “Merhaba ben Süleyman” diyebilmek büyük ihtimalle. Yanaklarının ve kulaklarının kırmızılığı ve pancara olan benzerliğinin hiç ama hiç önemi yok.
Toksikolojinin batağına düşüp üçüncü kez aldığı dersten 87 ortalama yapmaktır muhtemelen. Sınıftakilerin kuldan bozma, etten kemikten tanrıya bakışlarıdır.

Trabzon burma, beşi bir yerde yakışır oğluma;


İş görüşmesine gelen yeni mezun mühendise “Gel bakalım delikanlı, maaş en fazla 700 veririm.” demektir. Bunları söylerken hopurdatarak çayını yudumlamak da cabasıdır.
İroninin daniskasıdır ki gittiği iki iş görüşmesi de olumlu geçip karar verememektir. Kendine güven uzaktan akrabasıdır sanırım gücün. Uzaktan da değil yakın olanından. Belki babasının amcasının oğlu ya da onun gibi bir şey.
Basketbol takımında çömezlere su getirtmekten başka insan yönetiminden zerre anlamayan gencin, emrine verilen kırk kişiyi yönetme çabasıdır. Kendinden yaşça büyük çalışanlara bilgiçlik taslamaktır. Eğitim semineri verirken ona yönelen seksen adet göze karşı gram terlemeden bu budur, şu şudur diyebilmektir.
Kazan kaldıran, işi bırakan personelini kenara çekip kararlarını tekrar gözden geçirmelerini sağlamaktır. Akabinde günü kurtarmak da ekmek kadayıfının üstündeki kaymaktan ibaret. Popunun kalkmasıdır az buçuk. Yapabiliyorum ulan demektir.


Fin;

İlgilenen erkek adayların askerlikle ilişiğinin bulunmaması zaruridir. Pure one.

Read more...

Beksiteyç!




Etkisiz elemanları çıkarıyorum ki 2 kişiye tekabül etmekte. Geriye kalır 10 tane cevval. 10X2, 20 tane toza çamura bulanmış ayak aynı karede 5 katlı laylon topun peşinden koşturuyor. Pabuçların önü ya yırtık ya da siyah olan renkleri beyaza meyletmiş, fare kemirmiş sanki. Top fizik kurallarının ötesinde kafasına göre takılıyor; emprovize sanatla ilim irfanı harmanlıyor aklınca. Sortilere müdahil olup, uçurtmalara özeniyor bazen. Bu satırları yazanın da ömrü boyunca uçurtma özlemi çekmiş bir adam olması ne kadar gariptir. Bir kere olsun değmedi o ince ip elime. Çingene gibi alacalı bulacalı olsun istedim renkleri ama olmadı. Özür dilerim bunun için ama ziyadesiyle eziğim.
Fark etmiyor, kimin önünde kalsa top aynı sonuç çıkıyor ortaya; al ve git. Baktın olmadı kapattılar önünü vur bütün gücünle. Havalansın belli bir süre balon misali, irtifa stabilizasyonundan sonra sortilerine başlasın mütemadiyen. Nereye düşeceğini tahmin edene %100lük gol pozisyonu. Marangozluk potansiyelin yoksa senindir artık an. Vur pis burunu, kaleci sağa top soldan ağlarla buluşsun. Ağlarla dediğime bakmayın kale dediğin top yerden gitmediği zaman oldum olası gol olup olmadığı anlaşılamayan, anlaşılamadığı gibi zamane polemiklerine açık iki taştan ibaret. Daha diz üstü etek tabirini bilmeden, bel üstü tabirini öğrendik. Normaldi aslında her şeyin bir sırası vardı, diz üstü etek deneyimleri, kaçamak bakışlar orta sonu ancak bulur. “Bel üssü olum bi’ kere, gol deyil” yani bel üssü tabiri çocuk literatüründe ki yeriyle “aut” anlamına geliyor. İdrak etmek zor gelmemişti o zamanlar ama yediremiyor insan kendine ulan alt tarafı 4 parmak üsten gitti bel hizasının, hem kimin beli kriter, ayı boğan Erhan mı yoksa cüce İbo’nun mu? “Bel üssü” tabirini “Adamına sor, adamına sor” kavramı takip etti ve hemen akabinde gelen “Adamın gol diyo adamın gol diyo”
. “Adamın gol diyo” da ki gol diyen hep bendim. Uzlaşmayı hep sevdim ama benim arkadaşlar hiç sevmedi. Yenilince oldum olası paparayı ben yedim ki müeyyidesi belliydi işlediğim kabahatin! -Kabahat miydi ki oğlum uzlaşmacı olmak?- akabinde oynanan mahalle maçında kaleye geçmekten mütevellitti. Zaten boş kaleye gol kaçıran hep ben olmuştum. Allahın sopası modern dünyaya kurban gitmişti sanırım. Şekil değiştirmişti, çocuklar mutlu olsun diye acayip cezalar veriyordu. Topluluk uğruna bireyi hasıraltı ediyordu. Boynumuz kıldan ince ya kabul ettim…
Hep dışardan baktım olan bitene, sadece gol sevinçlerine müdahil olmak yetiyordu. Az da olsa varıyordu çocuk aklım galibiyet hazzına. Az olsun öz olsun, aza kanaat getirmeyen çoğu bulamaz. Bu ve bunun gibi birçok atasözü sayabilirim. Neden? Farkında olmasa da minimalist bir annem var çünkü. İlkokulu 60 yaşında dışardan bitirmiş tipik bir Osmanlı kadını. Ben ve benim gibi 5–10 adamı sol cebinden çıkarabilecek kudrette. O da hep dışardan izledi olup biteni. Tam zamanında müdahil oldu ve çekildi. Dokundu sihirli parmaklarıyla ve çekildi. Yaş oldu 65 hala devam ediyor peri rolüne. Yani? Yani meşhur olmak istemiyordu hiç. Menajerlik daha uygundu ona. Gölgelemedi hiç, çelme de takmadı, yüceltti hep. Kriz zamanlarının aranılan mülki amiriydi. Sahaya indi sildi gözyaşlarını bebelerin, taytay yürüttü yeri geldi, olmadı itti arkasından yeter dedi artık sıkıldım, emekleme vakti değil yürümen koşman gerekiyor dedi. Biz emekledik, taytay yaptık, yürüdük, koştuk ama o hep perdenin arkasındaydı. Başımızı çevirip baktığımız zaman kırışıklarla dolu bir çift gözden başka görünen yoktu ona dair. Sevmedi şöhreti annem hiç. Sevemedi.
Gol kralı değişiyordu mütemadiyen. Her hafta başka bi’ cevval. “Ya sen?” demeyin hiç. Frontman olamadım ben, istedim, hayaller kurdum, futbola ait olmayan hayaller; Süperman oluyordum her gözlerimi kapatışımda. Kartal mezarlığına komşu apartmanın önünden Bağdat caddesine inen yolu düşlüyordum. Yokuşa meylediyordu yol zaman zaman. Topu kaçıyordu çocukların. Genellikle mahallenin ve bizim apartmanın güzel kızları koşuyordu topu yakalamak için. Tam caddeye varacağı sırada tutuyordu kız topu ama vızır vızırdı trafik. Aniden bir As 900 beliriyordu. Olağan haşmetiyle kıza doğru geliyordu. Tam çarpacakken ben çıkıyordum sahneye; Süpermen. Hop alıyordum kızı kucağıma, kurtarıyordum kamyondan. Kamyon da duruyordu belli bir süre sonra, nasıl oluyorsa artık? Tepede olduğum nadir zamanlar bunlardı; birkaç hayalden oluşan sahne önü esas oğlan mizanseni. Mutluydum gerçi. Kaçışın ta kendisiydi hayattan. Daha bacak kadar çocukken başlamıştım kaçmaya ama iyi hissediyorum kendimi, eğlenceli bir işti yaptığım. Büyüdük develerle yarışır oldu boyumuz ama ben hala stabilim, devam ediyorum inatla. Varsın olmasın umurumda değil.
Artık kader mi denir, ironinin sözlük anlamını doğrulayıcı nitelikte bir oyun mu ya da tamamen tesadüf mü bilmem ama ilginçtir sınıf arkadaşım, sıra arkadaşım, ev sahibinin güzel kızı ilk aşkım Pınar da daha on altısını göremeden böyle veda etti hayata. Garip, sürekli bir sınava tabi tutulmak gibi, sabır denemesi gibi, anlayabilmiş değilim.
20 toza toprağa bulanmış ayağı geniş açıdan takip ettim yıllarca. Bazen günü kurtardık akılda kalabilecek plonjonlarla ama yetersizdiler. Ekmeği yiyen hep golcülerdi. Önce garipsiyor insan ama sonra normalmiş gibi geliyor. Adam yetenekli kardeşim çakıyor golleri. Diziyor tespih misali. 33X3, 99…

Read more...

başka yer başka zaman

8 Mayıs 2008 Perşembe

..zamanın ve farklı coğrafyaların saçlarında ve dudaklarında bıraktığı buruklukla beraber tırmandım yokuşu. izmiri andırıyordu rüzgar ama değildi ona ait. daha yaşlı dul bir kadının nefesinden bozmaydı sanki. suratıma vuruyordu ki ilk kez sevişen bir delikanlı gibi soğuk terler boşalıyordu vücudumdan. ellerime baktım, tırnaklarım mosmor,titriyorlar. ilacın etkisi var mıydı, bilmiyorum. düşünmüyorum umrumda da değil artık kimyasalların karaciğerdeki tahribatı. yürüyorum, tırmanıyorum yokuşu...

yeditepe vardı şehirde,bunların en paçoz,en pasaklısına tırmanıyordum anahtar elimde. ayakkabım vuruyordu. yeni tamir ettirmiştim üstelik. 7 yama dikmişti hacı amca. pot duruyordu ama hoşuma gitmişti. bilemedim yokuş tırmanırken zorluk çıkaracağını. ağzımdan çıkan buharlar gözlüğüme vuruyordu. sorun değil hava soğuk ve yorucu.umrumda değil lakin.
is kokusu tepeye kadar varmış. yaktı boğazımı. yutkundum. başka yer ve başka zaman, arzulanan aidiyetsizlik. imkanı olmalıydı. zamanın elinden kurtulmak için çabalıyordum. değişmek için. hatalar, nefret, sevgisizlik için farklı şeyler sundum. nefes alabilmek için şans yaratmaktı arzum.

yolun sonu; dul kadın gitmiş yerini yeni yetme genç kız almıştı. farklı esiyordu burda rüzgar; daha sert, coşkulu, esmek, insanın suratını ısırmak için can atıyordu. gülümseyip dedemin atkısına iyice sarınmaktan başka yapacağım hiçbir şey yoktu.

atkıdan sekip suratıma çarpan nefesim hem boğuyor hem de buz kesmiş suratımı daha beter ısırıyordu. çıkardım elimi parkamın içinden. avucumdaki metal anahtar buz kesmişdi. mosmordu parmaklarım. umursamaddım.tüm şehir yatıyordu ayaklarımın altında, serilmişti tüm istanbul. sadece muhafazakar olan tarafı ama; gülmenin utanç olduğu coğrafya. avucumdaki anahtara tekrar baktım. gülemedim ama. istedim ama yapamadım.

bıraktım,kaydı avuçlarımın arasından boşluğa. bakmadım arkasından,istedim ama bakamadım.

başka yer başka zaman.

bir şansım olsun!

Read more...

Dokulmekte...

30 Aralık 2007 Pazar

Hafızam balıklarla at başı. Bazen inme iner gibi birden ampul yanıyor, lakin kerhane lambası gibi kendine hayrı yok, fahişelere nasıl olsun…. Ellerim titriyor.… Yeminli dayıların bana bıraktıkları ve benim alışabildiğim en spekteküler zaaf...Saçlarım dökülüyor, çalışma masam, abimin mezarı misali yapraklardan görünmez olmuş. Sucu çocuðu çağırsam uzun sürer mi? Valporik asitle olan aşkım bitmeli, düzeyliydi belki 1000 civarı, "uzunsun " demişti anca paklar . Hâlbuki 500ünü kaldıramadı ki ufaklık…
Hep en küçük kalmayı istemiştim, kıpkırmızı bir kafayla ortalıkta koşturmak, babamın sigarasını ağzından alıp sobaya atmak akabinde futbolcu kartı sevdasına yanaktan ısırıp "baba,ellibinlira versene..." diye cümleleri ağzımda yayabilmek.olmadı...aaa miki işemiş akşam, kaç kere dedim yatarken çişini yap diye.yapardım çişimi, lakin anlamadınız ki be anne, farklı olmaktı arzum…
Farklılaştım, dökülüyorum…
2520000 mg...limit gider sonsuza!

Read more...

  © Blogger template Brownium by Ourblogtemplates.com 2009

Back to TOP